Bir Matisse tablosuna bakınca ilk fark edilen şeylerden biri renklerdir. Gökyüzü pembe, deniz turkuaz, bir yüz turuncu ya da kırmızı olabilir. İlk bakışta bu seçimler gerçeği bilerek bozmak gibi görünür. Matisse içinse mesele gerçeği kopyalamak değildi. Renk, resmin kendisini kuran temel unsurlardan biriydi.
Renk gerçeği anlatmak zorunda değildi
Matisse’in 1905 civarında geliştirdiği üslup, daha sonra Fovizm olarak adlandırılacak sanat anlayışının önemli örneklerinden biri oldu. Güçlü renkler ve belirgin fırça darbeleri, resimdeki nesnelerin gerçek görünümünün önüne geçiyordu. The Open Window gibi çalışmalarında deniz, tekneler ve çevredeki bitkiler doğal renklerinden uzaklaşarak çok daha canlı bir görüntü kazanıyordu.
Matisse için renk yalnızca bir nesnenin ne olduğunu söylemiyordu. Resmin ışığını ve atmosferini de belirliyordu. Bir yüzü gerçek ten renginden farklı boyamak ya da iki zıt rengi yan yana getirmek bilinçli tercihlerdi.
Bir odayı kırmızıya çevirmek
The Red Studio-1911
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri The Red Studio. Matisse’in çalışma odasını gösteren tabloda duvarlar, zemin ve mobilyalar kırmızı bir bütünlük içinde görünür. Oysa gerçek stüdyo kırmızı değildi.
Matisse burada mekânı olduğu gibi aktarmak yerine kırmızıyı kullanarak farklı nesneleri tek bir görsel alanın içinde birleştirdi. Tablodaki resimler, mobilyalar ve dekoratif objeler de bu kırmızı yüzey üzerinde belirginleşti.
Renk giderek daha da özgürleşti
The Codomas-Henri Matisse
Bu yaklaşım Matisse’in sonraki çalışmalarında da devam etti. Dance gibi eserlerinde ayrıntılar azalırken renk, çizgi ve biçim daha fazla öne çıktı. Gerçekçi perspektifin yerine daha düz yüzeyler ve güçlü renk karşılaşmaları geldi.
Bu nedenle Matisse’in tablolarında renk sadece nesneleri boyayan bir unsur değildi. Kompozisyonun dengesini kuruyor, gözün nerede dolaşacağını belirliyor ve tablonun genel havasını değiştiriyordu.
Makasla çalışırken bile renk vardı
Henri Matisse – The Chapelle du Rosaire de Vence
Matisse’in renk arayışı hayatının son dönemlerinde de devam etti. Hareket etmekte zorlandığı yıllarda kâğıt kesme tekniğine yöneldi. Farklı renklerde boyanmış kâğıtları keserek büyük kompozisyonlar oluşturdu.
Bu çalışmalarında fırçanın yerini makas aldı ama renk önemini kaybetmedi. Tam tersine, kesilmiş renkli kâğıtlar Matisse’in sanatında biçimle neredeyse aynı öneme geldi.
Matisse’in sanatını bugün bu kadar kolay tanımamızın nedenlerinden biri de bu. Onun resimlerinde renk, gerçeğin nasıl göründüğünü anlatmaktan çok resmin nasıl hissettirdiğini anlatıyordu. Pembe bir deniz bu dünyada yanlış değildi; Matisse’in kurduğu dünyanın deniziydi.
Renkleriyle öne çıkan önemli eserleri
Henri Matisse, La Joie de vivre, 1905-1906
Matisse’in renk anlayışını görmek için birkaç eser özellikle dikkat çekiyor. The Open Window adlı çalışmasında Collioure manzarası pembe, mavi, yeşil ve mor tonların canlı karşılaşmasıyla kuruluyor. Gerçek bir manzarayı olduğu gibi aktarmak yerine renkleri özgürce kullanması, Matisse’in erken dönem yaklaşımını açıkça gösteriyor.
The Red Studio ise rengin bütün bir mekânı nasıl değiştirebileceğinin en güçlü örneklerinden biri. Kırmızı duvar, odadaki mobilyaları ve sanat eserlerini çevreleyen baskın bir yüzeye dönüşüyor.
The Joy of Life tablosunda sarı, yeşil, mavi ve pembe tonları bir arada kullanılıyor. İnsan figürleri ve doğa, gerçekçi bir manzara yaratmaktan çok renklerin ve biçimlerin oluşturduğu bir bütünün parçası haline geliyor.
The Dance serisinde ise renk kullanımı daha da sadeleşiyor. Mavi gökyüzü, yeşil zemin ve birbirine kenetlenmiş kırmızı figürler, birkaç güçlü renk üzerinden hareket duygusu yaratıyor.
Henri Matisse, La Danse, 1909-1910
Les Codomas ise Matisse’in kesilmiş kâğıt dönemindeki renk ve desen anlayışını gösteren eserlerden biri; canlı tonlar ve sadeleşmiş formlar burada birlikte öne çıkıyor.
Bu eserler yan yana geldiğinde Matisse’in renk anlayışındaki temel fikir daha net görülüyor: Renk, resimdeki nesneleri tanımlamak için değil, resmin dünyasını kurmak için kullanılıyor.