Akademi Ödülleri çoğu zaman sinema tarihinin vitrini gibi algılanır. Bir yönetmenin Oscar adaylığı alması, hatta kazanması, başarı ölçütü olarak görülür. Ancak sinemaya biraz daha yakından baktığınızda, bu vitrinin her zaman gerçeği yansıtmadığını fark edersiniz. Türleri dönüştüren, anlatım dilini değiştiren, kuşaklar boyunca başka yönetmenleri etkileyen bazı isimler Akademi’nin radarına hiç girmemiştir. Buna rağmen filmleri hâlâ konuşulur, analiz edilir ve yeniden keşfedilir. Şimdi, modern ve klasik sinemaya derin izler bırakmış, ancak Oscar yarışında hiç yer almamış 8 yönetmeni yakından tanıyacaksınız. Her biri, ödül listelerinde yer almasalar bile sinema tarihinin vazgeçilmez parçaları arasında bulunur. İşte hiç Oscar’a aday gösterilmemiş yönetmenler…
1. Sergio Leone
Sergio Leone denince akla önce sabır gelir. Onun filmlerinde zaman acele etmez, karakterler kendilerini uzun uzun açıklamak zorunda kalmaz. Özellikle İyi, Kötü ve Çirkin ile birlikte çektiği western üçlemesi, bu türün çehresini kökten değiştirmiştir. Leone, klasik Amerikan western anlayışını alıp daha sert, daha kirli ve daha stilize bir yapıya dönüştürmüştür.
Aşırı yakın plan yüz çekimleri, uzun sessizlikler ve Ennio Morricone’nin hafızaya kazınan müzikleri, Leone sinemasının ayrılmaz parçalarıdır. Bu kadar güçlü bir etkiye rağmen kariyeri boyunca hiçbir Oscar adaylığı almamıştır. Yıllar sonra verilen Onursal Oscar, onun sinemaya katkılarını kabul eden bir jest olarak görülebilir. Yine de bu ödül, western türünü yeniden tanımlayan filmlerinin yarattığı etkiyle kıyaslandığında oldukça geç kalmış bir takdir niteliği taşır.
2. John Carpenter
John Carpenter filmlerinde açıklamadan çok atmosfer ön plandadır. Seyirciye her şeyi anlatmak yerine hissettirmeyi tercih eder. Halloween ile korku sinemasında açtığı yol, bugün hala etkisini sürdürür. The Thing ise bilim kurgu ve korku türlerinin nasıl iç içe geçirilebileceğinin en güçlü örneklerinden biridir. Carpenter’ın bir diğer dikkat çekici yönü de filmlerinin müziklerini çoğu zaman kendisinin bestelemesidir.
Minimal ama rahatsız edici tınılar, sahnelerin etkisini katlayarak artırır. Bilim kurgu ve korku sinemasına bu denli yön vermiş bir yönetmenin Oscar adaylığı almamış olması da oldukça şaşırtıcıdır. Akademi’nin genellikle daha geleneksel anlatıları tercih etmesi, Carpenter’ın filmlerinin uzun süre görmezden gelinmesine yol açmıştır.
Park Chan-wook’un filmleri ilk bakışta estetik ve kontrollü bir dünya sunar. Oldboy, onun sinemasına giriş için en bilinen örneklerden biridir. Lady Vengeance ise intikam temasını çok daha katmanlı bir anlatımla ele alır. Sinemadaki tutarlılığı yalnızca uzun metrajlarla sınırlı kalmamıştır.
Televizyon projelerinde de benzer bir estetik ve anlatım gücü yakalamayı başarmış. Uluslararası festivallerde büyük övgü toplamasına rağmen, yönetmenlik dalında Oscar adaylığına ulaşamadı. Son dönem yapımlarının tamamen dışarıda kalması, sinema çevrelerinde sıkça tartışılan bir durum hâline gelmiştir.
4. David Cronenberg
David Cronenberg denildiğinde beden ve teknoloji arasındaki rahatsız edici ilişki akla gelir. Beden korkusu olarak adlandırılan alt türün en güçlü temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Filmlerinde insan vücudu, dönüşüm ve yabancılaşma temaları üzerinden seyirciyi huzursuz etmeyi amaçlar. Yarım yüzyılı aşan kariyerine rağmen üretkenliğini kaybetmemiştir.
Son dönem filmleri bile hâlâ sarsıcı ve düşündürücüdür. Akademi’nin geleneksel anlatı kalıplarının dışında kalan bu tarz, Cronenberg’in Oscar sahnesine hiç çıkamamasının temel nedenlerinden birisi olabilir. Buna rağmen onun filmleri, sinemanın sınırlarını zorlayan cesur örnekler arasında ve pek çok yönetmen için ilham kaynağı olmaya devam eder.
Brian De Palma da Oscar’a aday gösterilmemiş yönetmenler arasında bulunuyor. Kendisi çok yönlü bir yönetmendir. Korkudan gerilime, gangster filmlerinden politik paranoyaya kadar geniş bir yelpazede üretim yapmıştır. Carrie, korku sinemasının en sert örneklerinden biri olarak anılır. Blow Out ise gerilim ve politik alt metni ustalıkla birleştirir. Scarface ve The Untouchables, suç filmleri denildiğinde hâlâ referans verilen yapımlar arasındadır.
Filmlerinde rol alan oyuncular Oscar kazanmış olsa da, kamera arkasındaki isim olarak kendisi hiçbir zaman Akademi tarafından aday gösterilmemiştir. Yeni Hollywood döneminin en önemli figürlerinden biri olmasına rağmen, ne yarışmacı ne de onursal bir Oscar ile ödüllendirilmiştir. Bu durum, sinema tarihinde sıkça dile getirilen büyük adaletsizliklerden biri olarak kabul edilir.
6. Wong Kar-wai
Hong Kong’lu yönetmen Wong Kar-wai, In the Mood for Love ve Chungking Express gibi filmlerle, aşk, özlem ve zamanın geçişi gibi temaları işleyen görsel şiirler yarattı. Doğaçlamaya açık çekim stili, ağır çekimler ve zengin renk paletleri, onun imzası haline geldi.
Filmleri dünya çapında bir kült statüsü kazandı ve birçok yönetmeni derinden etkiledi. Buna rağmen, Akademi onu yönetmen kategorisinde tanımadı. Bugün sinema tarihinde bıraktığı iz düşünüldüğünde, bu tercihin büyük bir eksiklik olduğu sıkça dile getirilir.
Bela Tarr sineması sabır ister. Filmleri hızlı tüketim alışkanlıklarına uygun değildir. Uzun planlar, yavaş akan hikâyeler ve tekrar hissi, onun anlatımının temel taşlarıdır. Satantango, yedi saatlik süresiyle efsaneleşmiştir. Yapımlarında siyah beyaz görüntüler ve çoğu zaman on dakikayı aşan planlar, izleyiciyi hipnotik bir deneyimin içine çeker. Akademi tarafından hiçbir zaman aday gösterilmemiş olsa da, Tarr’ın filmleri sinema sanatının sınırlarını zorlayan eserler olarak kabul edilir. Onun sineması, ödül listelerinden bağımsız bir saygı görse de Oscar’a aday olarak gösterilmemiştir.
8. Claire Denis
Claire Denis da hiç Oscar’a aday gösterilmemiş yönetmenler arasında bulunuyor. Kendisi günümüzde hâlâ aktif olan en etkili yönetmenlerden biridir. Filmleri genellikle deneysel yapılarıyla tanınır. Bu durum, Akademi’nin ilgisini çekmemiş olabilir. Yine de Denis’in sinemasının gerçekten izleyicinin zihninde yaşamaya devam eden öyküler sunduğu belirtiliyor. Beau Travail ise onun başyapıtlarından birisidir.
Beau Travail, pek çok eleştirmen tarafından kendi döneminin en güçlü filmlerinden biri olarak değerlendirilir. 35 Shots of Rum yapımı ise aile, aidiyet ve gündelik hayat üzerine son derece incelikli bir anlatı sunar. Son yıllarda çektiği bağımsız filmlerle de üretkenliğini sürdürmüştür. Tüm bunların dışında Oscar adaylığı almamış olması, onun sinemadaki etkisini azaltmaz diyebiliriz. Aksine, Claire Denis sinemasının zamansız gücünü daha da görünür kılar.