1970’lerin başında Kaliforniya’yı sarsan korku dalgası yalnızca işlenen cinayetlerden değil, bu cinayetlerin arkasındaki akıl almaz gerekçeden kaynaklanıyordu. Herbert Mullin adlı genç bir adam, 13 kişiyi öldürmüş ve bunu sıradan bir şiddet patlaması olarak değil, insanlığı kurtaran bir görev olarak görmüştü. Ona göre işlediği her cinayet, yaklaşmakta olan büyük bir depremi engellemek için gerekliydi. Yani öldürdüğü insanlar depremi önlemek için hayatını feda eden kurbanlardı! Bu tuhaf ve ürkütücü inanç, Mullin’i modern suç tarihinin en rahatsız edici figürlerinden biri hâline getirdi. Çünkü bu hikâyede sadece bir seri katil değil, gerçeklikle bağı kopmuş bir zihin ve onun yol açtığı felaketler vardı. Hadi gelin detaylara birlikte bakalım.
Herbert William Mullin, 1947 yılında Kaliforniya’da doğdu. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir genç gibi görünüyordu. Okuluna gidiyor, arkadaşlarıyla sosyalleşiyor ve hayaller kuruyordu…
Ancak genç yaşta en yakın arkadaşını bir trafik kazasında kaybetmesi, onun psikolojik dengesini ciddi biçimde sarstı. Bu kayıptan sonra içine kapanmaya, gerçeklikten kopmaya ve giderek daha tuhaf düşünceler üretmeye başladı
Zamanla paranoid şizofreni belirtileri göstermeye başladı; halüsinasyonlar görüyor, sesler duyuyor ve dış dünyayı kendi zihninin ürettiği kurgular üzerinden algılıyordu.Uyuşturucu kullanımı da bu süreci hızlandırdı. LSD ve esrar gibi maddeler, Mullin’in zaten kırılgan olan zihinsel durumunu daha da kötüleştirdi. Birkaç kez akıl hastanelerine yatırıldı ancak hiçbir zaman uzun vadeli, istikrarlı bir tedavi görmedi. Sonunda toplum içine geri bırakıldı; fakat artık gerçeklikle bağını büyük ölçüde yitirmişti.
Mullin’in zihnindeki en güçlü fikirlerden biri, depremlerle insan ölümleri arasında doğrudan bir bağ olduğuydu. Doğum günü olan 18 Nisan’ın, 1906 San Francisco depremiyle aynı güne denk gelmesi bile onun için kozmik bir işaret gibiydi
1970’lerin başında Kaliforniya’da büyük bir deprem beklentisi konuşulurken, Mullin bunu kişisel bir görev hâline getirdi. Ona göre doğa, büyük felaketleri önlemek için insanlardan “kan bedeli” talep ediyordu. Vietnam Savaşı sırasında yaşanan kitlesel ölümlerin, dünyayı büyük depremlerden koruduğuna inanıyordu. Savaş bitip ölümler azalınca, bu görevin kendisine geçtiğini düşündü. Artık depremleri durdurmak için insanların ölmesi gerekiyordu ve bunu yapacak kişi de oydu.
Mullin için öldürmek bir suç değil, dünyayı kurtarmaya yönelik zorunlu bir eylemdi
Kurbanlarının bazılarını “gönüllü” olarak seçtiğine bile inanıyordu. Zihninde, insanların telepatik olarak ona mesajlar gönderdiğini ve kendilerini feda etmeye hazır olduklarını düşündüğü anlar vardı. Bu yüzden vicdan azabı çekmiyor, tam tersine görevini başarıyla yerine getirdiğini hissediyordu. Her cinayetten sonra Kaliforniya’da büyük bir deprem olmamasını, kendi eylemlerinin kanıtı olarak görüyordu. Ona göre öldürdüğü insanlar sayesinde milyonlarca kişi hayatta kalmıştı. Bu korkunç mantık zinciri, Mullin’in ne kadar derin bir psikoz içinde olduğunu gösteriyordu.
1972’nin sonbaharında Mullin ilk cinayetini işledi. Tanımadığı bir adamı arabasına aldı ve öldürdü. Ardından bir üniversite öğrencisini sonra bir rahibi sonra da yolda karşılaştığı sıradan insanları…
Kurbanları arasında gençler, yaşlılar, çocuklar ve hatta bir papaz vardı. Onları seçerken ortak bir profil yoktu; önemli olan Mullin’in o an “doğru kurbanı” seçtiğine inanmasıydı. Cinayetler 1973’ün başında giderek daha kanlı bir hâl aldı. Bir aileyi, çocuklarıyla birlikte öldürdü. Kamp yapan gençleri vurdu. Artık Kaliforniya’da gerçek bir korku atmosferi oluşmuştu, çünkü katil rastgele seçiyor gibi görünüyordu. Son cinayetlerinden birinde bir görgü tanığı Mullin’in arabasının plakasını not aldı. Bu bilgi, polisin onu kısa sürede yakalamasını sağladı. Tutuklandığında şaşırtıcı derecede sakindi ve yaptıklarını inkâr etmedi. Aksine, her şeyi açıkça anlattı.
Polise, insanları öldürerek depremleri durdurduğunu söyledi. Eğer bunu yapmasaydı, Kaliforniya’nın büyük bir felaketle yok olacağını iddia etti. Onun için cinayetler, korkunç bir suçtan çok, evrensel bir dengeyi koruma girişimiydi.
Mullin’in yargılanması, suç ve akıl hastalığı arasındaki sınırları tartışmaya açtı. Psikiyatristler onun paranoid şizofreni hastası olduğunu doğruladı
Ancak mahkeme, Mullin’in eylemlerinin ne yaptığını anlayabilecek kadar bilinçli olduğuna karar verdi. Yani akıl hastasıydı ama yasal olarak sorumlu kabul edildi. Sonuçta Herbert Mullin, çok sayıda cinayetten suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Şartlı tahliye talepleri yıllar boyunca reddedildi. 2022 yılında hapishanede doğal nedenlerle hayatını kaybetti.
Herbert Mullin vakası, bir insanın zihninin nasıl tamamen alternatif bir gerçeklik yaratabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biri. O, kendisini bir katil değil, dünyayı kurtaran bir figür olarak görüyordu. Bu da bize şunu hatırlatıyor: Akıl hastalıkları, yalnızca bireyi değil, etrafındaki herkesi de yıkıcı biçimde etkileyebilir.
Bugün Mullin’in hikâyesi, sadece bir seri katilin değil, tedavi edilmeyen bir zihnin nelere yol açabileceğinin de trajik bir belgesi olarak anılıyor. Çünkü bu hikâyede en korkutucu olan şey, onun kötülükten çok “görev” duygusuyla hareket etmesiydi.