1930’ların başında, medeniyetten kaçıp doğanın kucağında “kendi cennetlerini” yaratmak isteyen bir grup Avrupalı, Galapagos Adaları’ndan biri olan Floreana’ya doğru yola çıktığında, akıllarında huzur ve özgürlükten başka bir şey yoktu. Ancak tarihin bize tekrar tekrar gösterdiği gibi, insan doğası en ıssız adada bile kendi gölgelerini peşinden getiriyor. Bu küçük ada, kısa sürede yalnızca tropik bir sığınak değil, aynı zamanda kıskançlıkların, ihanetlerin, güç mücadelelerinin ve kayboluşlarla örülü gizemli bir hikâyenin sahnesi haline geldi. Dışarıdan bakıldığında “Pasifik’in Cennet Bahçesi” olarak lanse edilen bu yer, gerçekte entrikaların kaynadığı ve gazetelerin sansasyonel manşetlerle süslediği bir dramın merkeziydi. İşte yönetmen Ron Howard’ın Eden filmi ve belgeselciler Dayna Goldfine ile Dan Geller’ın çalışmaları, bu olağanüstü ve tuhaf gerçekliği yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Olaylara tanıklık eden kişilerin çelişkili anıları, arşivlerden çıkan görüntüler ve hâlâ çözülemeyen kayboluşlar, Floreana’nın gizemini daha da büyütüyor. Bugün bile, bu ada hikâyesi yalnızca tropik bir macera değil, aynı zamanda insan doğasının en derin çatışmalarına açılan bir pencere olarak hatırlanıyor. İşte Galapagos Olayı olarak anılan hikayenin gerçek yüzü…
Bir grup Avrupalı maceracı, 1930’larda Galapagos Adaları’ndan biri olan ıssız Floreana’ya doğru yola çıktığında, hayallerinde bambaşka bir dünya vardı: medeniyetten uzak, doğanın kucağında, adeta kendi yarattıkları bir cennet…
Fakat hayallerin gerçeğe çarpması sert oldu. Çünkü o cennet sandıkları ada, çok geçmeden kıskançlıkların, entrikaların, güç oyunlarının ve esrarengiz kaybolmaların sahnesine dönüştü. İşte Jude Law ve Ana de Armas’ın başrollerinde yer aldığı Ron Howard’ın yeni filmi Eden tam da bu gerçek hikâyeyi perdeye taşıyor.
O dönem basını da bu dramatik serüvene kayıtsız kalmamıştı. “Pasifik’te Modern Adem ve Havva”, “Cennet Bahçesindeki Çılgın İmparatoriçe”, “Kendi Cennetini Yaratan Açgözlü Barones” gibi sansasyonel manşetler, Avrupa ve Amerika’daki gazeteleri süslemekteydi. Ancak manşetlerin ardında, dışarıdan masalsı görünen bir yaşamın içinde, insan doğasının en karanlık yönleri hüküm sürüyordu.
Howard’ın Eden filmi de tam bu noktada devreye giriyor. İzole bir adada bir araya gelen farklı karakterler, aslında insan ruhunun küçük bir laboratuvarı gibi
Bir yanda insanlığa yeni bir felsefi yol açmak isteyen idealist bir doktor, öte yanda ayakları yere basan Wittmer ailesi… Ve tüm dengeleri alt üst eden, kendine “Barones” diyen gösterişli ve kaotik bir kadın. Howard’ın deyimiyle, bu hikâyede her şey var: gerilim, ihanet, trajedi, şiddet ama aynı zamanda beklenmedik bir mizah ve asalet de.
İşin ilginç tarafı, bu yaşananlar Darwin’in evrim teorisini geliştirdiği Galapagos’ta gerçekleşiyor. Darwin’in “en güçlü olanın hayatta kalması” fikri, burada neredeyse bambaşka bir boyut kazanıyor. Çünkü bu adada mesele sadece doğanın zorlukları değil; insanların birbirine karşı işlediği küçük ya da büyük kötülükler, entrikalar ve açgözlülükler.
Floreana’ya ilk ayak basanlar, 1929’da Almanya’dan gelen Friedrich Ritter (filmde Jude Law) ve sevgilisi Dore Strauch (Vanessa Kirby) ikilisiydi
Friedrich, büyük bir hevesle, insanlığa yeni bir gelecek sunacak felsefi kitabını burada kaleme almayı düşlüyordu. Ancak onun da tuhaflıkları vardı: örneğin sadece çiğnemeye dayalı katı bir beslenme sistemine saplantılıydı ve bu yüzünden dişleri neredeyse erimişti. Yani hayalleri büyük olsa da, yaşam tarzı da bir hayli sıra dışıydı.
Çiftin kurduğu sessiz düzen, birkaç yıl sonra Wittmer ailesinin gelişiyle bozuldu. Heinz Wittmer (Daniel Brühl), hamile eşi Margret (Sydney Sweeney) ve oğullarıyla birlikte adaya yerleşti. Heinz, basında okuduklarıyla büyülenmişti ve hasta oğlunun temiz ada havasında iyileşeceğini umuyordu. Ancak onların varlığı, Friedrich ve Dore için “özel cennetlerinin işgal edilmesi” anlamına geliyordu.
Ve sahneye bir başka isim çıktı: Avusturyalı Barones Eloise Wehrborn de Wagner-Bosquet (Ana de Armas)
Yanında iki sevgilisiyle adaya yerleşen bu iddialı kadın, şatafatlı tavırları, lüks otel inşa etme hayali ve bitmek bilmez gösterişiyle, ada yaşamını iyice karmaşık hale getirdi. Gerçek hayatta da onun gelişi adadaki dengeleri kökünden sarstı.
Barones öyle bir figürdü ki, hem Wittmer’ların hem de Ritter çiftinin hayatını doğrudan altüst etti. Kimi zaman onların su kaynaklarını işgal ediyor, kimi zaman yiyeceklerini çalıyor, kimi zaman da gürültülü eğlencelerle huzurlarını kaçırıyordu. Üstelik Wittmer’larla Ritter’ların zaten birbirine karşı biriken öfkelerini de ustaca körüklüyordu. Böylece adada kıskançlık, nefret ve güvensizlik gitgide tırmandı. Galapagos olayı da işte tam burada patlak verdi.
Howard, filminde Barones’i biraz yumuşatarak anlattığını söylüyor. Çünkü gerçekte bu kadının teatral çıkışları ve uçlarda yaşayan kişiliği, neredeyse inanılmaz denecek kadar abartılıydı
Yine de Eden’da onun sahneye giriş anı—ipek bir cüppeyle, adamlarının omuzlarında taşınarak—bir mitoloji tanrıçasını aratmayacak kadar etkileyici.
Kısacası, Eden yalnızca bir ada hikâyesi değil; aynı zamanda insan doğasının kaprislerini, ihtiraslarını ve gölgelerini gözler önüne seren güçlü bir anlatı. Hem gerçek olaylardan besleniyor hem de sinemanın dramatik gücüyle yeniden hayat buluyor.
Galapagos olayı gerçek yüzüne bakıldığında, film ile gerçeklik arasındaki farklar hemen göze çarpıyor. Jude Law’ın canlandırdığı Friedrich Ritter, karizmatik ama kırılgan doktor figürüyle aslında tarihsel kişiliğe kısmen benziyor. Ancak Ana de Armas’ın Barones’i… Orada Hollywood’un sihirli dokunuşunu görmek mümkün. Gerçek hayattaki Barones, büyüleyici olduğu kadar tartışmalı bir karakterdi; belgeselde görülen arşiv görüntüleri, bu farkı çok net ortaya koyuyor.
Bu görüntüler, Kaliforniyalı iş adamı Allan Hancock’un Floreana’ya yaptığı keşif gezilerinden kalma👇🏻
Yanında getirdiği ekibinden biri, Barones’in görüntülerini kayda almış. Kamera karşısında güçlü, iddialı, hatta provokatif… Görüntülerin birinde ise, onun cazibesi üzerine söylenmiş kaba bir yorum var: “Güzel sayılmaz, ama iki Avrupalı erkeği sürgüne gönderecek kadar çekici.” İşte Barones’in etkisi tam da buydu: güzellikten ziyade büyüleyici bir ikna gücü.
Hancock’un bu görüntülerle işi bitmedi; Barones ile birlikte Floreana İmparatoriçesi adlı kısa ve eğlenceli bir sessiz film çekti. Bu film, belgeselde de yer alıyor. Barones burada Korsanlar adını verdiği kendisine yakın bir karakteri oynuyor. Gerçek hayattaki sevgililerinden Robert Phillipson, filmde sadık âşık rolünde. Ancak hikâyede kısa süre sonra kenara atılıyor ve Barones, sahilde mahsur kalan yeni evli bir adamı baştan çıkarıyor. İlginçtir ki bu adamı canlandıran kişi, aynı zamanda filmin yönetmeni ve Hancock’un ekibinden biri olan Emery Johnson’dı. Söylenenlere göre Barones bu filmi fazlasıyla ciddiye almış; hatta bunun belki de daha büyük bir proje için deneme niteliğinde olabileceğini düşünmüştü.
Belgeselin yapımcıları Dayna Goldfine ve Dan Geller, ellerindeki arşiv malzemeleriyle yetinmediler
Onlarca mektup, gazete makalesi ve en önemlisi, olayın iki kadın kahramanının kitaplarını temel aldılar. Dore Strauch’un 1936’da yayımlanan Şeytan Cennete Geldi anıları ile Margret Wittmer’in 1959’da kaleme aldığı Floreana: Bir Kadının Galapagos’a Hac Yolculuğu kitabı, hikâyeye farklı bakış açıları sundu. İlginçtir ki bu kitaplarda aynı olaylar tamamen farklı şekillerde anlatılıyordu. Örneğin, ölüm döşeğindeki bir sahneyi Dore dramatik ve lanetlerle dolu aktarıyordu: “Ölüm nefesimle seni lanetliyorum.” Margret ise aynı olayı neredeyse huzurlu, sakin bir anı gibi hatırlıyordu.
Floreana’da kaybolanların başına ne geldiğini kimse kesin olarak bilmiyor
Yönetmen Ron Howard da bu bilinmezliği vurguluyor: “Bazı şeyler var ki, asla öğrenilemeyecek.” Yine de film için senarist Noah Pink ile birlikte bir son kurgulamışlar. Çünkü Howard’a göre, sinema seyircisi bir sonuca ihtiyaç duyar. Fragmandan da ipuçları geliyor: bir sahnede silah çekiliyor, bir diğerinde bıçak, Barones ise gözdağı verircesine şu sözleri söylüyor: “İnanın bana, gelecek yıl bu zamanlar aramızdan biri gitmiş olacak.”
Howard, filmin finali için “muhtemel” bir senaryoyu tercih ettiklerini söylüyor. Daha sıkıcı, düz çözümler seçilebilirdi ama onlar izleyiciye yoğun, duygusal ve sezgisel bir deneyim yaşatmayı hedeflemiş. Buna rağmen, çoğu tarihçi ve araştırmacı bu olayları hâlâ “çözülemeyecek bir gizem” olarak görüyor. Üstelik Goldfine ve Geller’ın belgeselinden sonra yeni bir kanıt da ortaya çıkmamış durumda.
Bugün o adada yaşayanların hiçbiri hayatta değil
Ancak Margret Wittmer, diğerlerinden farklı olarak, Floreana’da yaşlılık yıllarına kadar hayatta kaldı. Yapımcılar Goldfine ve Geller, 1997’de başka bir proje için adaya gittiklerinde, Margret’i ölümünden üç yıl önce ziyaret etme şansı buldular. Margret o sırada 90’lı yaşlarındaydı. Onlara çay ve kurabiye ikram etti, tatlı bir yaşlı kadın gibi görünüyordu. Ancak sohbetin sonunda, beklenmedik bir söz söyledi: “Kapalı ağızlar sinek kabul etmez.” Adeta, adanın karanlık sırlarını saklamanın gerekliliğini hatırlatır gibiydi.
Galapagos olayı dendiğinde ilk akla gelen ikili olan Margret ve Heinz’ın hikâyesi, ironik bir şekilde, turistlere açılan bir kapıyla son buldu. Floreana’da, bugün hâlâ torunlarının işlettiği küçük bir otel kurdular. Ama bu otel, Barones’in hayalini kurduğu o lüks imparatorluk oteli değil, daha mütevazı, daha gerçek bir mekândı. Belki de Barones’in başaramadığı şeyi onlar başardı: adada kalıcı olmak.