Ana sayfa » Tarih » Eduard Einstein: Albert Einstein’ın 30 Yıl Akıl Hastanesinde Tedavi Gören Oğlunun Trajik Hikâyesi
Eduard Einstein: Albert Einstein’ın 30 Yıl Akıl Hastanesinde Tedavi Gören Oğlunun Trajik Hikâyesi
Modern fizikte silinmez bir iz bırakan bir isim: Albert Einstein. Onun dehası, adını tarihe altın harflerle kazımış, ancak oğlunun değil! İşte Eduard Einstein'ın trajik ve bir o kadar da az bilinen hayat hikâyesi…
Albert Einstein adı duyulduğunda akla formüller, devrim niteliğinde teoriler ve insanlığın bilimsel ufkunu genişleten fikirler gelir. Ancak bu parlak mirasın arkasında, çok daha az bilinen, sessiz ve hüzünlü bir aile hikâyesi var. Bu hikâyenin merkezinde, Einstein’ın en küçük oğlu Eduard Einstein yer alıyor. Onu yalnızca ünlü bir babanın talihsiz çocuğu olarak görmeyin. Eduard Einstein kendi ilgi alanları, hayalleri ve kırılgan dünyası olan bir insandı. Hayatının büyük bölümünü akıl hastanelerinde geçirmiş olması, onun hikâyesini daha da çarpıcı hale getiriyor. Bilim tarihinin en parlak isimlerinden birinin ailesinde yaşanan bu dramatik öykü, sizi düşünmeye davet edecek.
Eduard Einstein’ın dünyaya gelişi, sıradan bir aile hikâyesinden çok daha fazlasını barındırıyordu
Annesi Mileva Maric, dönemi için son derece sıra dışı bir kadındı. Zürih Politeknik Enstitüsünde fizik eğitimi alan tek kadın öğrenci olarak Albert Einstein’ın dikkatini çekmiş, aralarındaki bağ kısa sürede evliliğe dönüşmüştü. 1903 yılında kurulan bu evlilikten üç çocuk dünyaya geldi. İlk çocuk Lieserl zamanla kayıtlardan silindi ve büyük ihtimalle başka bir aileye verildi. Ortanca çocuk Hans Albert ilerleyen yıllarda mühendislik alanında önemli bir kariyer yaptı. Ailenin en küçüğü Eduard ise 28 Temmuz 1910 tarihinde Zürih’te doğdu.
Evlilik, Albert Einstein’ın kariyerinin hızla yükseldiği yıllarda yıpranmaya başladı. 1914 yılında yollar ayrıldı. Buna rağmen Einstein çocuklarıyla bağını tamamen koparmadı ve özellikle mektuplar aracılığıyla iletişimini sürdürdü. Mileva Maric, eski eşinin bilimi aile hayatının önüne koyduğunu düşünse de Hans Albert çocukluk anılarında babasının zaman zaman işini bir kenara bırakıp çocuklarıyla uzun süre vakit geçirdiğini anlatıyordu. Eduard ise doğumundan itibaren sağlık sorunları yaşayan, hassas bir çocuktu. Bu kırılgan yapı, onun ileride yaşayacaklarının ilk işaretleri gibiydi.
Eduard Einstein’ın çocukluğu, neşeli gezilerden ve hareketli oyunlardan çok hastalıklarla geçti. Küçük bedeni sık sık yoruluyor, uzun yolculuklara katılamayacak kadar güçsüz kalıyordu
Aile içinde sevgiyle büyütülmesine rağmen, bu durum Albert Einstein’ın zihninde derin bir kaygı yaratmıştı. Evden ayrılmış olmasına rağmen oğlunun sağlığı onu sürekli düşündürüyordu. 1917 yılında bir meslektaşına yazdığı mektupta, Eduard’ın geleceği konusunda umutsuzluk hissettiğini açıkça dile getirdi. Ona göre küçük oğlunun tam anlamıyla güçlü ve bağımsız bir birey haline gelmesi pek mümkün görünmüyordu.
Zaman zaman, oğlunun acı dolu bir yaşam sürmesindense daha erken hayata veda etmesinin daha iyi olup olmayacağını sorguladığı bilinir. Ancak bu karanlık düşünceler uzun sürmedi. Babalık duygusu ağır bastı ve Albert Einstein, Eduard’ın iyiliği için elinden geleni yapmaya karar verdi. Çeşitli sanatoryumların masraflarını karşıladı, bazı dönemlerde oğluna eşlik etti ve tedavi sürecini yakından takip etmeye çalıştı. Bilimin kesin cevaplar sunduğu bir dünyada, kendi çocuğu söz konusu olduğunda ne kadar çaresiz kalabildiğini siz de bu satırlarda hissedebilirsiniz.
Eduard Einstein büyüdükçe, iç dünyası zenginleşmeye başladı. Babasının sevgiyle verdiği lakapla anılan Eduard, sanata yöneldi
Şiir yazıyor, piyano çalıyor ve duygularını bu yollarla ifade ediyordu. Zamanla insan zihninin derinliklerine duyduğu merak ağır bastı ve psikiyatriye ilgi duymaya başladı. Sigmund Freud’un fikirlerinden etkilendi, ruhsal süreçleri anlamanın insanı anlamak olduğuna inandı. Bu doğrultuda Zürih Üniversitesine kaydoldu. Onun hedefi, babası gibi fizik alanında ün kazanmak yerine, insan ruhunu iyileştiren bir hekim olmaktı.
Ancak bu yıllar aynı zamanda Albert Einstein’ın dünya çapında bir üne kavuştuğu dönemdi. Eduard, kendi iç hesaplaşmalarında bu durumun yarattığı baskıyı sıkça hissetti. Böylesine tanınmış bir babaya sahip olmanın, insanın kendini küçük hissetmesine yol açtığını yazılarında dile getirdi. Üniversite yıllarında kendisinden yaşça büyük bir kadına aşık oldu ve tıpkı anne babasının ilişkisinde olduğu gibi bu bağ da sancılı bir şekilde sona erdi. Bu hayal kırıklığı, zaten hassas olan ruhsal dengesini daha da zorladı.
1930 yılı, Eduard Einstein’ın hayatında bir kırılma noktası oldu. Ruhsal durumu hızla kötüleşti ve sonunda intihar girişiminde bulundu. Bu olayın ardından kendisine şizofreni teşhisi kondu
O dönemin tıbbi yaklaşımı, günümüz ölçütlerine kıyasla oldukça sertti. Uygulanan tedaviler, Eduard’ın iyileşmesini sağlamak yerine zihinsel ve iletişim becerilerini daha da zayıflattı. Konuşma yetisi ve bilişsel kapasitesi zamanla belirgin biçimde geriledi.
Bu süreçte aile için zor kararlar alındı. Eduard, uzun süreli bakım gerektirdiği için akıl hastanesine yatırıldı. Kısa süre sonra, ailesinin geri kalanı Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Albert Einstein, oğlunun rahatsızlığının annesinden gelen kalıtsal bir durum olabileceğini düşünüyordu. Bilimsel bir açıklama bulma çabası, onun içindeki suçluluk ve kederi hafifletmeye yetmedi. İkinci eşi Elsa, bu acının Albert Einstein’i içten içe tükettiğini dile getirmişti.
1930’lu yılların başında Avrupa karanlık bir döneme girdi. Nazi Partisinin yükselişi ve Hitlerin iktidara gelişi, Albert Einstein için Almanya’yı güvensiz bir yer haline getirdi. Yahudi kimliği nedeniyle Berlin’deki görevine dönemedi ve sonunda Amerika Birleşik Devletleri’ne sığınmak zorunda kaldı. Albert Einstein, küçük oğlu Eduard’ın da ağabeyiyle birlikte Amerika’ya gelebileceğini umut ediyordu. Ancak Eduard’ın giderek ağırlaşan zihinsel durumu, böyle bir yolculuğu imkânsız kıldı. Göç etmeden önce, bakım gördüğü akıl hastanesinde oğlunu son kez ziyaret etti. Bu ziyaret, baba ile oğulun yüz yüze geldiği son anı oldu. Sonraki yıllarda mektuplaşmayı sürdürdü ve Eduard’ın bakımı için düzenli olarak para gönderdi. Yine de aralarındaki fiziksel mesafe hiç kapanmadı.
Eduard Einstein, hayatının geri kalanını İsviçre’deki akıl hastanelerinde geçirdi
Özellikle Zürih Üniversitesi bünyesindeki Burghölzli psikiyatri kliniği, onun dünyası haline geldi. Burada geçen otuz yılı aşkın süre boyunca, dış dünyayla bağı giderek azaldı. Gençliğinde şiir yazan, müzikle ilgilenen ve insan ruhunu anlamaya çalışan Eduard, zamanla sessizliğe gömüldü.
1965 yılının Ekim ayında, 55 yaşındayken geçirdiği felç sonucu hayatını kaybetti. Zürih’teki Hönggerberg mezarlığına defnedildi. Babası Albert Einstein bu vefattan on yıl önce hayata gözlerini yummuştu. Böylece baba ile oğul, yıllar boyunca süren ayrılığın ardından bile bir araya gelemedi.