Ana sayfa » Ekoloji » Doğa Korkusu Olarak Bilinen Biyofobi (Biophobia) Tam Olarak Nedir, Nasıl Ortaya Çıktı?
Doğa Korkusu Olarak Bilinen Biyofobi (Biophobia) Tam Olarak Nedir, Nasıl Ortaya Çıktı?
Şöyle bir düşünün: Güneşli bir günde, ormanın derinliklerinde bir yürüyüşe çıktığınızı hayal edin. İçinizde bir sıkıntı, hafif bir gerginlik, “Acaba şu an evde, koltuğumda otursam daha iyi olmaz mıydı?” düşüncesi beliriyorsa, yalnız değilsiniz.
Doğaya çıkmak birçok insan için zihni tazeleyen, bedeni rahatlatan bir deneyim olarak görülür. Temiz hava, yeşil alanlar ve sessizlik çoğu zaman bir tür yeniden başlama hissi yaratır. Ancak herkes için durum böyle değildir. Bazı insanlar için ormanlık bir alan, park ya da kırsal bir çevre huzur değil, aksine huzursuzluk kaynağı olabilir. Kalp atışları hızlanır, rahatsız edici bir tedirginlik hissi ortaya çıkar ve mümkün olan en kısa sürede kapalı bir alana dönme isteği belirir. Bilim dünyası bu durumu biyofobi olarak adlandırıyor. Son yıllarda yapılan kapsamlı araştırmalar, doğaya yönelik bu korku ve kaçınma halinin giderek yaygınlaştığını gösteriyor. Üstelik bu durum, toplumsal ve çevresel sonuçları olan, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir olgu. Peki tam olarak biyofobi nedir?
Biyofobi nedir ve neden daha fazla konuşulmaya başlandı?
Biyofobi, en genel anlamıyla doğaya, doğal ortamlara ya da canlılara karşı hissedilen korku, tiksinti veya kaçınma eğilimini ifade eder. Bu kavram, yalnızca belirli bir hayvandan korkmakla alakalı değildir. Doğanın kendisinin rahatsız edici veya tehditkar algılanmasını da kapsar. Lund Üniversitesi ve Tokyo Üniversitesi’nden araştırmacıların yürüttüğü ve yaklaşık iki yüz bilimsel çalışmayı bir araya getiren geniş bir inceleme, bu duygusal tepkinin sanıldığından çok daha yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Psikoloji, ekoloji ve tıp alanlarından onlarca yıllık veriyi değerlendiren bu çalışma, biyofobinin artık göz ardı edilemeyecek bir eğilim haline geldiğini vurgular.
Araştırmalar, insanların doğaya yönelik hislerinin sadece bireysel tercihlerle açıklanamayacağını gösterir. Özellikle kentleşmenin artmasıyla birlikte, doğal alanlarla temasın azalması, doğanın giderek yabancı ve öngörülemez bir alan gibi algılanmasına yol açmaktadır. Bu algı, zamanla korku ve kaçınma davranışlarını besler. Doğa artık rahatlatıcı bir ortamdan çok, potansiyel risklerin bulunduğu bir yer olarak görülmeye başlar. Bu da biyofobinin neden son yıllarda daha sık dile getirildiğini açıklayan önemli bir faktördür.
Biyofobi dendiğinde akla ilk olarak hayvan korkuları gelir
Gerçekten de hayvan fobileri dünya genelinde insanların yaklaşık yüzde 4 ila 9’unu etkilemektedir. Bu kişiler için vahşi bir hayvanla karşılaşma ihtimali, yoğun kaygı, mide bulantısı ve stres gibi tepkilere neden olabilir. Ancak araştırmacılar, meselenin yalnızca klinik düzeydeki fobilerle sınırlı olmadığını özellikle vurgular. Herhangi bir tanı almış fobisi olmayan pek çok insan da böcekler, sürüngenler ya da tanımadığı hayvanlar söz konusu olduğunda ciddi bir rahatsızlık hissedebilmektedir.
Bu rahatsızlık çoğu zaman gerçek bir tehlikeye dayanmaz. Zararsız türlerle karşılaşma ihtimali bile doğadan uzak durmak için yeterli bir gerekçe haline gelebilir. Sonuç olarak, uzun süredir hem fiziksel hem de zihinsel sağlık açısından faydalı olduğu bilinen parklar, yürüyüş yolları ve doğal alanlar daha az ziyaret edilir. Araştırmaların dikkat çektiği önemli noktalardan biri de mevcut çalışmaların büyük bölümünün yalnızca belirli hayvan korkularına odaklanmasıdır. Örümcekler ve bazı memeliler hakkında çok sayıda veri bulunurken, çoğu zararsız tür neredeyse hiç incelenmemiştir. Bu dar bakış açısı, doğaya yönelik genel rahatsızlığın neden arttığını anlamayı zorlaştırmaktadır.
Biyofobinin ortaya çıkmasında tek bir neden yoktur. Bu durum, bireysel özellikler ile çevresel etkenlerin iç içe geçtiği karmaşık bir süreçtir. Kişisel psikoloji bu noktada önemli bir rol oynar. Özellikle kaygıya yatkın bireyler, belirsizlik içeren ortamlara karşı daha hassas tepkiler verebilir. Yaş ve genetik yapı da stres tepkilerini etkileyerek bu eğilimi güçlendirebilir. Bununla birlikte, biyolojik faktörler tek başına açıklayıcı değildir.
Sosyal etkenler çoğu zaman daha baskın görünür. Medyada nadir yaşanan hayvan saldırılarının sürekli ve abartılı şekilde gündeme getirilmesi, doğanın tehlikeli bir yer olduğu algısını pekiştirir. Sosyal medyada dolaşıma giren çarpıcı görüntüler ve korku uyandıran hikayeler, bu algıyı daha da güçlendirir. Yeterince tekrar edilen bu mesajlar sonucunda, doğa tanıdık ve güvenli bir alan olmaktan çıkarak tehditkâr bir ortam gibi algılanmaya başlar. Bu da biyofobinin bireysel deneyimden çok önce, zihinsel olarak yerleşmesine neden olabilir.
İnsanların doğayla kurduğu ilişki, büyük ölçüde yaşadıkları çevre tarafından şekillendirilir
Eğer bir bölgede vahşi yaşamla ilgili olumsuz haberler sık sık gündeme geliyorsa, bireyler henüz kişisel bir deneyim yaşamadan bile korku geliştirebilir. Bu korku, zamanla otomatik bir tepkiye dönüşür. Ailelerin doğaya yaklaşımı ve kültürel mesajlar da bu sürecin önemli parçalarıdır. Çocukluk döneminde aktarılan uyarılar, yasaklar ve temkinli olma vurgusu, çoğu zaman doğayla bireysel bir bağ kurulmadan önce beklentileri belirler.
Biyofobinin etkileri günlük yaşamda somut biçimde hissedilir. Doğadan uzak duran bireyler, doğal çevreyle daha zayıf bir bağ kurar. Araştırmalar, biyofobik tepkileri güçlü olan kişilerin, vahşi yaşamın kontrol altına alınmasına yönelik politikalara daha fazla destek verdiğini göstermektedir. Bu durum, kamu desteğine ihtiyaç duyan doğa koruma çalışmalarını zorlaştıran bir unsur haline gelir. İnsanlar, korktukları ve uzak durdukları bir şeyi korumak için motive olmakta zorlanır.