Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinde dönüm noktası olan Büyük Taarruz’un en çarpıcı sembollerinden biri, hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk’ün Kocatepe’de çekilen o meşhur fotoğrafıdır. 26 Ağustos 1922 sabahının ilk ışıklarıyla birlikte sislerin arasından yükselen top sesleri, Anadolu’nun kaderini değiştirecek son savaşın başladığını haber veriyordu. İşte tam bu anda, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında bulunan komutanlardan bir süreliğine ayrılarak tek başına kayalıkların arasından Kocatepe’nin zirvesine doğru yürüdü. Omuzlarında yalnızca bir milletin değil, aynı zamanda tarihin ağırlığını taşıyan bu yürüyüş, onun derin düşüncelerle dalıp gittiği o anı doğurdu. Bu sessiz ama çok şey anlatan kareyi fark eden kişi ise Batı Cephesi’nin resmi fotoğrafçısı Yedek Subay Etem (Hamdi) Tem’di. Deklanşöre basıldığı an, sıradan bir görüntünün ötesine geçerek milletin direniş ruhunu, bağımsızlık azmini ve Mustafa Kemal’in liderliğini ölümsüzleştirdi. Bugün her 30 Ağustos’ta karşımıza çıkan, ders kitaplarında, meydanlarda, hatta hafızalarımızda bir simgeye dönüşen bu fotoğraf, aslında yalnızca bir görüntü değil; Türk ulusunun yeniden doğuşunu anlatan sessiz bir anıttır. Kocatepe’deki bu tarihi duruşun ardında ise, yıllarca süren savaşın acıları, titizlikle yürütülen hazırlıklar, düşmanı yanıltmak için yapılan ustaca hamleler ve elbette Mustafa Kemal’in ileri görüşlülüğü gizlidir. İşte Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının hikayesi…
26 Ağustos 1922 sabahı, gün henüz ağarırken Afyon Kocatepe’nin yamaçlarında sisle birlikte gök gürültüsünü andıran top sesleri duyulmaya başladı
İşte bu an, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinde son perdeyi açan Büyük Taarruz’un başlangıcıydı. Cephedeki hareketliliği en ince ayrıntısına kadar takip eden Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, komutanlarının yanından kısa süreliğine ayrılıp kayalıkların arasından tek başına tepenin ucuna yürüdü.
O sırada Batı Cephesi’nin resmi fotoğrafçısı olarak görevlendirilmiş Yedek Subay Etem (Hamdi) Tem, Mustafa Kemal’in düşüncelere dalmış hâlini fark etti. Paşa’nın başını öne eğip başparmağını dudağına götürdüğü o an, Etem Tem’in nefesini tutarak deklanşöre basmasıyla tarihe kazındı. O gün çekilen bu kare, yalnızca bir fotoğraf değil, Türk milletinin bağımsızlık yolunda verdiği büyük mücadelenin ölümsüz bir sembolü haline geldi. Bugün her 30 Ağustos’ta kutlanan Zafer Bayramı’nın simgesi olarak karşımıza çıkan Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının hikayesi aslında o sabahın sessizliğinde saklıydı.
Fotoğrafçı Etem Tem, yıllar sonra bu kareyi şöyle anlattı👇🏻
“Basit bir asker elbisesi, doğal bir duruş, çevik bir beden… Ve en önemlisi, bütün bir milleti yeniden doğuracak, geleceği şekillendirecek o eşsiz kafa. Bu fotoğrafa bir kez daha bakın; hiçbir milletin sıradan bir kareden daha anlamlı bir kurtuluş anıtı yoktur.”
Bu ifadeler, dönemin tanıklarından gazeteci Falih Rıfkı Atay’ın sözleriyle de güçlenir: “Fotoğraf objektifi, tarihe böylesine canlı bir eser bırakmamıştır.”
Bugün tarihçiler, Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının hikayesini yalnızca bir görüntü değil, bir ruhun yansıması olarak yorumluyor. Mustafa Kemal’in düşünceli ve ağırbaşlı duruşu, onun omuzlarındaki dev sorumluluğu simgeliyor. Zira bu taarruz, Milli Mücadele’nin artık “ölüm kalım savaşı”dır. Sakarya zaferinden sonra verilen uzun soluklu hazırlıklar, işgalcilerin Anadolu’dan kesin olarak atılması için bir bekleyiş süreciydi. Mustafa Kemal, riskleri en ince ayrıntısına kadar hesapladı ve taarruzun zamanı geldiğinde, artık milletin kaderini değiştirecek o hamleyi başlattı.
Karşı tarafın anlatıları ise bambaşka bir tablo çiziyor
Yunan kaynaklarında bu dönem, yalnızca askeri bir yenilgi değil; siyasi, ekonomik ve toplumsal çöküşün de ifadesi olarak görülür. Bir tarafta bağımsızlık uğruna dimdik duran bir millet; diğer tarafta ise parçalanmış, yorulmuş ve tükenmiş bir devlet… İşte Kocatepe fotoğrafı tam da bu karşıtlıkların ortasında, tarihin en çarpıcı anlarından birine şahitlik eder.
Büyük Taarruz’un hazırlıkları, en ufak bir sızıntıya dahi fırsat vermeyecek ölçüde gizlilik içinde yürütülüyordu. O kadar ki, Mustafa Kemal Paşa Ankara’dan ayrılmadan hemen önce Çankaya Köşkü’nde büyük bir çay ziyafeti verdi. Bu davet, basına yansıdığında herkes Paşa’nın hâlâ Ankara’da olduğunu düşündü. Yani taarruz hazırlıkları, adeta bir sahne gösterisi gibi yanıltıcı hamlelerle gizlendi.
28 Temmuz 1922’de yayılan bir başka söylenti de bu oyunun parçasıydı. Bazı kumandanların Batı Cephesi’nin bulunduğu Akşehir’de bir futbol maçını seyredeceği duyurulmuştu. Oysa perde arkasında hummalı bir savaş hazırlığı vardı
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta bu günleri şöyle özetlemiştir:
“Taarruz için yapılan yığınak ve hazırlıkların gizli kalması büyük önem taşıyordu. Bu nedenle birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlık alanlarda dinlenecek, yürüyüşler sadece geceleri yapılacaktı. Ayrıca düşmanı yanıltmak amacıyla taarruz bölgesindeki yol çalışmalarına benzer faaliyetler başka yerlerde de yürütülecekti.”
Hazırlıklardan sadece üç isim tam anlamıyla haberdardı. Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa. Yani bu büyük planın ağırlığı, üç kişinin omuzlarında taşınıyordu.
Mustafa Kemal, bir yandan Kocaeli’deki birlikleri teftiş ediyor, bir yandan da yabancı gazetecilere demeçler vererek Yunan ordusunun ve İngiliz istihbaratının dikkatini bu bölgeye çekmeye çalışıyordu. Bazı arkadaşları bu taktikleri “fazla riskli” bulsa da, onun için asıl mesele düşmanı şaşırtmak ve en kritik anda hazırlıksız yakalamaktı.
Taarruzun ana hedefi, Afyon’un güneyinde konuşlanmış, başında General Nikolas Trikopis’in bulunduğu Yunan savunma birlikleriydi. Asıl amaç, Afyon ya da Eskişehir’i ele geçirmek değildi. Türk ordusunun planı, Yunan kuvvetlerini kuşatarak tamamen yok etmekti
Siyaset bilimci Dr. Konstantinos Travlos, bu durumu şöyle açıklıyor:
“Mustafa Kemal’in en büyük korkusu, Yunan ordusunun geri çekilip Eskişehir hattına doğru kaçmasıydı. Eğer bu gerçekleşseydi, bütün taarruz boşa çıkabilirdi. Çünkü hedef yalnızca toprak kazanmak değil, yaklaşık 30 bin askerden oluşan Trikopis grubunu imha etmekti. Onların kaçmasına izin vermek, Türk tarafı için oyunun bitmesi anlamına gelirdi.”
O sırada Avrupa’da da hareketlilik vardı. İngiltere, Fransa ve İtalya, savaşın sonlandırılması için bir barış konferansı hazırlığındaydı. Travlos’un ifadesiyle:
“Yunan ordusu varlığını sürdürdükçe, büyük devletler masada Türk milliyetçilerine karşı eli güçlüydü. Çünkü Yunan ordusu onlar için bir pazarlık kozu oluyordu.”
Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının hikayesi yazımıza devam ediyoruz.
Yunan kaynakları, bu dönemi “Küçük Asya Felaketi” olarak kayda geçirdi
İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Esra Özsüer, bu tabloyu şöyle anlatıyor:
“Bizde Büyük Taarruz, son ve kesin bir zaferin başlangıcıdır. Ama Yunan tarafında tükenmişliğin en net belgesidir. 1921’den beri cephede sürünen, moral ve disiplinini kaybetmiş bir ordu söz konusuydu. Ekonomik olarak da ülke iflas etmişti.”
Siyasi çalkantılar da ordunun belini kırıyordu. Kral Konstantin yanlıları ile Venizelos taraftarları arasındaki mücadele, doğrudan askerlere de yansıyordu. Bu süreçte Yunan hükümeti ordunun başındaki komutanları defalarca değiştirdi: Paraskevopulos, Papulas, Hacıanesti ve nihayet Trikopis…
Üstelik Yunan ordusu, teknik üstünlüğüne rağmen, yönetim açısından büyük bir dağınıklık içindeydi. Mayıs 1922’de başa geçen General Yeorgos Hacıanesti, cepheden 600 kilometre uzaktaki İzmir’de oturuyor, savaşı oradan verdiği emirlerle yönetmeye çalışıyordu. Askerleri arasında sevilmeyen, disiplin saplantısıyla ordusunu bunaltan bu general, kaynaklarda kimi zaman “askeri başarısızlığın sorumlusu”, kimi zaman da “günah keçisi” olarak anılır.
Etem Tem, Kocatepe’de o tarihi anı izlerken Mustafa Kemal’in dudaklarından dökülen şu sözleri işittiğini aktarır:
“Haydi bakalım Hacıanesti…”
Paşa, sigarasından derin bir nefes çekiyor ve bu cümleyi tekrarlıyordu. Bu söz, aslında Yunan başkomutanının daha önce gazetecilere yaptığı küçümseyici bir açıklamaya bir yanıttı:
“Cepheyi dolaştık ama Mustafa Kemal denen şahsa rastlamadık.”
Mustafa Kemal’in bu mırıldanışı, tarihe geçen o fotoğrafın sessiz fonunda gizli bir meydan okumaydı.
Türk ordusunun telgraf hatlarını kesmesi, Yunan komutanlığı için felaketin başlangıcı oldu
Savaşın en hayati iletişim aracı susturulmuştu. Hacıanesti’nin İzmir’den gönderdiği emirler cepheye ulaşamıyor, ulaştığında ise artık çok geç kalınmış oluyordu. Cephedeki askerler, merkezle irtibat kuramayınca kendi başlarına karar almak zorunda kaldılar. Bu da Yunan ordusunun bütünlüğünü tamamen bozdu.
Doç. Dr. Esra Özsüer, bu noktada iki büyük stratejik hataya dikkat çekiyor:
Birincisi, Hacıanesti’nin Trakya’daki birlikleri Batı Cephesi’ne kaydırmaması; ikincisi ise Anadolu’nun derinliklerinde, hiç bilmedikleri bir coğrafyada lojistik hatlarını yönetememesi. Yunan askerleri açlık, susuzluk ve hastalıkla boğuşuyor; İzmir’den gelen mühimmat ve erzak sağlıklı bir şekilde cepheye ulaştırılamıyordu.
Bütün bu aksaklıklar, Atina’daki siyasi çevrelerde Hacıanesti’ye yönelik memnuniyetsizliği artırıyor, güven bunalımı her geçen gün büyüyordu.
26 Ağustos sabahı
Ve nihayet 26 Ağustos 1922’de Türk ordusu taarruzu başlattı. Daha ikinci günün sonunda Afyon kurtarıldı. 30 Ağustos’ta ise tarihe “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” olarak geçen çarpışmada Yunan ordusu ağır bir yenilgi aldı.
Mustafa Kemal, Nutuk’ta bu anları şöyle özetler:
“26-27 Ağustos günlerinde Afyonkarahisar’ın güney ve doğusundaki Yunan cephelerini düşürdük. Yunan ordusunun bütün kuvvetlerini 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık.”
Yunan kuvvetleri İzmir yönünde geri çekilmeye başlamıştı. Ancak iletişim sorunları yüzünden Atina hükümeti cephedeki felaketin boyutunu çok geç öğrendi. Hacıanesti görevden alındığında iş işten geçmiş, ordunun başındaki General Trikopis ve birçok komutan 2 Eylül’de esir düşmüştü.
Tarih, ironik bir anı da kayda geçirdi: Trikopis, Hacıanesti’nin yerine başkomutan olarak atandığını, 4 Eylül’de Mustafa Kemal’in huzuruna çıkarıldığında, bizzat ondan öğrendi.
Türk ordusu, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girdi
İşgal sona ermiş, yıllardır süren savaşın kaderi kesin olarak Türkler lehine dönmüştü. Hacıanesti’nin kaderi ise çok farklı oldu. Yunanistan’da “Küçük Asya Felaketi”nin ardından başlayan ve tarihe Altılar Davası olarak geçen yargılamalarda, yenilginin sorumlularından biri olarak askeri mahkemede idam cezasına çarptırıldı.
Dr. Konstantinos Travlos’un aktardığına göre, Hacıanesti taarruzdan yalnızca bir hafta önce ordusunu Afyon’dan Eskişehir ve Dumlupınar hattına çekmeyi planlamış, hükümet izin vermezse istifa etmeyi bile düşünmüştü. Ancak bu kararını ağırdan alması, felaketin önüne geçemedi. Mahkemede savunmasında bu planını dile getirse de, “günah keçisi” ilan edilmekten kurtulamadı.
Üstelik yalnızca üç ay ordunun başında kalmış olmasına rağmen, bütün başarısızlığın faturası ona kesildi. Doç. Dr. Esra Özsüer bu noktada şu çarpıcı yorumu yapar:
“Bence orada Hacıanesti değil, Napolyon bile olsa Yunan ordusunu Anadolu’dan çıkaramazdı.”
Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının hikayesi yazımızın sonuna geldik. Bu içerik de ilginizi çekebilir: