2026 yılında sinema dünyasında tatlı bir beklenti havası dolaşıyor. Festival takvimi henüz resmen şekillenmemişken bile, kulislerde dolaşan projeler, setten sızan bilgiler ve post prodüksiyon aşamasına gelmiş filmler sinemaseverlerin iştahını kabartıyor. Bu 2026 festival filmleri listesi ise daha çok Cannes, Venedik, Berlin ve benzeri A sınıfı festivallerde görmeyi umduğumuz, yüksek profilli ve sanatsal iddiası güçlü yapımlara odaklanıyor. Büyük stüdyo filmlerinin maliyetleri ve takvimleri nedeniyle bazı festivaller bu yıl daha seçici olmak zorunda kalabilir. Yine de festival ruhunun her zaman sürprizlere açık olduğunu biliyoruz. İşte bu yıla damga vurması beklenen 2026 festival filmleri…
1. Out of This World
Albert Serra, önce Tahiti’de geçen anlatısı ve ardından boğa güreşi belgeseliyle dikkat çekmişti. Yeni filminde ise rotasını sert bir jeopolitik hikâyeye çeviriyor. Ukrayna savaşı sürerken Rusya’ya gönderilen bir Amerikan heyetini merkezine alan yapım, siyasi gerilimleri kişisel yüzleşmelerle birleştiriyor. Serra’nın mesafeli anlatımı, olayları didaktik olmadan aktarma becerisiyle biliniyor. Riley Keough’un başını çektiği oyuncu kadrosunda F. Murray Abraham gibi deneyimli isimler de yer alıyor.
Film, güncel politik bir meseleyi ele almasına rağmen, daha çok insan davranışlarına ve güç ilişkilerine odaklanıyor. Bu yaklaşım, festivallerin sevdiği türden derinlikli tartışmalar yaratmaya oldukça müsait görünüyor. Bu nedenle 2026 festival filmleri arasında aday gösterilebilir.
2. The Adventures Of Cliff Booth
Bir karakterin festival filmlerine taşınması her zaman risklidir ancak burada işin başında güçlü bir ekip var. Brad Pitt’in unutulmaz Cliff Booth performansını yeniden canlandırdığı bu Netflix yapımı, Quentin Tarantino’nun senaryosu ve onayıyla David Fincher’ın yönetmenliğinde hayat buluyor. Film, Hollywood’un karanlık arka sokaklarına bir kez daha bakarken, karakterin geçmişine ve iç dünyasına odaklanıyor.
Yahya Abdul-Mateen, Elizabeth Debicki ve Carla Gugino gibi isimlerin varlığı, projeyi sadece bir devam hikâyesi olmaktan çıkarıyor. Sonbahar festivallerinin bu filme kayıtsız kalması zor görünüyor, özellikle Venedik’te Netflix yapımlarının her zaman ilgi gördüğü düşünülürse.
Warner Bros. ve Legendary Pictures’ın desteğiyle hayata geçen Digger, dört Oscar’lı usta yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu ile sinemanın en büyük yıldızlarından Tom Cruise’u bir araya getiriyor. Felaket boyutlarında bir komedi olarak tanımlanan filmin, 2 Ekim 2026 vizyon tarihi, daha önce Joker’in Venedik’teki zafer yolculuğunu başlatan tarihle aynı. Bu tesadüf, stüdyonun filmi önce festivallerde konumlandırma niyetinin güçlü bir göstergesi sayılabilir.
Inarritu’nun insan doğasına dair derin ve çoğu zaman şiirsel bakışı ile Cruise’un fiziksel performans ve hikaye anlatımına adanmışlığının nasıl bir sinerji yaratacağı, önümüzdeki yılın en büyük merak konularından. Filmin, Venedik veya Telluride gibi büyük sonbahar festivallerinde prömiyer yapması, hem eleştirel hem de seyirci nezdinde büyük bir heyecan dalgası yaratma potansiyeline sahip.
4. The Unknown
Fransız yönetmen Arthur Harari, Onoda: 10.000 Gece Ormanda filmiyle kazandığı eleştirel başarının ardından, bu kez çizgi roman uyarlaması The Unknown ile izleyiciyi şaşırtmaya geliyor. Kardeşi Lucas ile birlikte uyarladığı hikaye yılbaşı sabahı kendini bir kadının bedeninde bulan münzevi bir fotoğrafçının büyüleyici ve muhtemelen rahatsız edici yolculuğunu anlatıyor.
Başrolde Lea Seydoux ve Niels Schneider’in yer aldığı proje, kimlik, beden ve gerçeklik kavramlarını sorgulayan, türler arası bir yapım vaat ediyor. Harari’nin, tarihsel bir figürün psikolojik portresini çizerken gösterdiği ustalık, bu fantastik dramada nasıl bir boyut kazanacak merak konusu. Filmin, Cannes’ın Un Certain Regard bölümü gibi, sanatsal cesareti ödüllendiren bir platformda karşımıza çıkması kuvvetle muhtemel.
Corsage filmiyle Vicky Krieps’i unutulmaz İmparatoriçe Elisabeth (Sisi) portresiyle buluşturan Avusturyalı yönetmen Marie Kreutzer, bu kez kamerasını çağdaş bir dramaya çeviriyor. Gentle Monster’da Lea Seydoux, ailesiyle birlikte kırsala yerleşen ünlü bir piyanisti canlandırıyor. Ancak bu kaçış, beklenmedik bir gerçeğin ortaya çıkmasıyla, aşk ve güven temellerini sarsan bir hal alıyor.
Jella Haase, Laurence Rupp ve efsanevi Catherine Deneuve’in de kadroda yer aldığı film, Kreutzer’in kadın karakterlerin içsel fırtınalarını ve toplumsal beklentilerle olan çatışmalarını nasıl işleyeceğini bir kez daha gösterecek. Yönetmenin karakter gelişimindeki inceliği ve görsel duyarlılığı, bu projeyi özellikle Locarno veya Berlin gibi, insan hallerini derinlemesine inceleyen filmlerin öne çıktığı festivaller için mükemmel bir aday haline getiriyor.
6. Misty Green (working title)
Komedyen, oyuncu ve artık bir yönetmen olarak Chris Rock, yeni filmi Misty Green ile yeniden beyazperdeye konuk oluyor. Film, kötü alışkanlıkları yüzünden kariyeri sekteye uğramış yetenekli bir oyuncu olan Misty Green’in (Rosalind Eleazar) toparlanma çabalarını anlatıyor. Rock’ın kendisi ise, Misty’le geçmişte sorunlar yaşamış bir film yönetmeni Jordan’ı canlandırıyor.
Adam Driver, Daniel Kaluuya ve Anna Kendrick gibi güçlü isimlerle çevrili bu proje, Rock’ın yönetmenlik vizyonunu ve Hollywood’un karanlık güzelliklerine olan mizahi bakışını genişletme fırsatı sunuyor. Filmin, Toronto Uluslararası Film Festivali’nin Galalar bölümü gibi, yıldız gücü yüksek ve izleyiciyle doğrudan bağ kuran projelere yer veren platformlarda prömiyer yapması beklenebilir.
İki Oscar’lı İranlı usta Asghar Farhadi, ahlaki ikilemler ve karmaşık insan ilişkileri konusundaki ustalığını bu kez Fransızca bir projeye taşıyor. Parallel Tales adlı filmiyle, Isabelle Huppert, Virginie Efira, Vincent Cassel, Pierre Niney ve Adam Bessa gibi Fransız sinemasının devlerini bir araya getiriyor; Catherine Deneuve de projede yer alıyor. Konusu sıkı sıkıya gizli tutulan film, Farhadi’nin kültürler ve bireyler arasındaki yanlış anlaşılmalar, suçluluk ve sorumluluk temalarını, yeni bir dil ve coğrafyada nasıl işleyeceğini görmek adına büyük bir merak kaynağı.
Yönetmenin, ülkesinde çekim yapmama kararının ardından, bu uluslararası proje onun için yeni bir yönelimin başlangıcı olabilir. Cannes yarışması için biçilmiş kaftan olan böyle bir proje, festivalin en çok aranan filmlerinden biri haline gelecektir.
8. Fjord
Romanya Yeni Dalgası’nın önemli isimlerinden Cristian Mungiu, 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün ile kazandığı Altın Palmiye’nin ardından, ilk kez İngilizce dilinde bir film çekiyor. Fjord, Sebastian Stan ve Renate Reinsve’nin başrollerde olduğu, kültür çatışması ve yabancılaşma temalı bir hikâye anlatıyor. Norveç’in fiyortlarında yeni bir hayat kuran bir çiftin, farklı değerlere sahip komşularıyla yaşadığı gerilimler üzerinden ilerleyen film, Mungiu’nun karakteristik sosyal eleştiri odağını uluslararası bir arenaya taşıyor.
Stan’in ilk kez anadili Romence’de diyaloglar söyleyecek olması da ayrı bir ilgi unsuru. Mungiu’nun Cannes ile olan güçlü bağı göz önüne alındığında, Fjord’un Croisette’teki yarışma için güçlü bir aday olması, hem yönetmenin evrimini hem de festivalin uluslararası hikayelere olan bağlılığını gösterecektir.
Avustralyalı çok yönlü sanatçı Tilda Cobham-Hervey, ilk uzun metraj yönetmenlik denemesinde, sanat ve iyileşme arasındaki kırılgan bağı keşfe çıkıyor. It’s All Going Very Well No Problems At All, sessiz bir çöküş yaşayan genç bir sanatçı ile bakım evindeki yaşlı bir sakin olan Harold arasında kurulan beklenmedik ve şifa verici dostluğu anlatıyor.
Cobham-Hervey’nin daha önceki kısa filmiyle Berlin’de ödül almış olması, onun anlatımdaki inceliğinin bir kanıtı. Bu tür samimi, karakter odaklı ve duygusal olarak dürüst hikayeler, özellikle Sundance, Berlin veya Cannes’ın yönetmenlerin ilk filmlerine ayrılan bölümlerinde büyük yankı bulur. İzleyiciyi içine çeken ve evrensel duygulara hitap eden bu tarz yapımlar, 2026 festival filmleri keşif ruhunu en iyi yansıtan türler arasındadır.
10. At The Sea & Place To Be
Pieces of a Woman ile Hollywood’da dikkatleri üzerine çeken Macar yönetmen Kornel Mundruczo, iki ayrı projeyle 2026 festivallerine damga vurmaya hazırlanıyor. At The Sea, Amy Adams’ın başrolde olduğu, travma sonrası aile sığınağına çekilen bir kadının hikayesini anlatırken, Place To Be ise Ellen Burstyn ve Taika Waititi’yi bir araya getiriyor.
Mundruczo’nun yoğun, duygusal olarak sarsıcı ve görsel açıdan çarpıcı anlatım tarzı, bu yüksek profilli oyuncu kadrolarıyla birleştiğinde, festival programlayıcılarının radarına girmemesi imkânsız. Özellikle Adams’ın derinlikli performanslarıyla öne çıktığı projelerin festival geçmişi düşünüldüğünde, At The Sea’ın Telluride veya Toronto’da prömiyer yapması, Oscar yolculuğu için de kritik bir başlangıç olabilir.
Avustralyalı yönetmen Warwick Thornton, The New Boy ile Cannes’a başarılı dönüşünün ardından, ülkesinin sömürge geçmişine dair iddialı bir dönem western’i ile geri dönüyor. Wolfram, 1930’larda volfram madenlerindeki kölelikten kaçan üç Aborjin çocuğun özgürlük arayışını anlatıyor. Thornton’un görsel olarak nefes kesici çekimleri ve tarihsel adaletsizliklere olan duyarlı yaklaşımı, bu projeyi sadece bir macera filminden öte, güçlü bir politik ve kültüsel bildiriye dönüştürüyor.
Cannes’da daha önce Altın Kamera ödülü almış bir yönetmen olarak Thornton’un bu yeni filmi, ana yarışma veya Un Certain Regard gibi bölümlerde yer almak için güçlü bir aday. Dünya sinemasında yerli halkların hikayelerine artan ilgi göz önüne alındığında, Wolfram önümüzdeki festival sezonunun en çok konuşulacak ve ödüllendirilecek filmlerinden biri olabilir.
12. Yellow Letters
2026 festival filmleri listemizin sonuna geldik. Aşk Dersi ile Oscar adaylığı elde eden ve dünya çapında dikkatleri üzerine çeken İlker Çatak, bu kez kamerasını daha da kişisel ve politik bir zemine çeviriyor. Sarı Zarfler adlı yeni filmi, çekimleri gizlilik içinde tamamlanan ve üzerinde titizlikle çalışılan bir proje olarak 2026 festival rotasının en merak edilen filmlerinden biri. Ankara’da bir üniversitede drama profesörlüğü yapan evli bir aktris ile meslektaşı bir kadının, devletin keyfi uygulamaları gerekçesiyle işlerini ve dolayısıyla hayatlarını bir anda kaybetmelerini konu alıyor.
Çatak’ın senaryosu ve yönetmenliği, bireysel trajediler ile toplumsal baskı mekanizmaları arasındaki kesişimi, muhtemelen incelikli ve çarpıcı bir dille işleyecek. Özellikle Berlin, Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümü veya Venedik gibi, politik sinemanın gücüne inanan ve kişisel özgürlük temalarını cesaretle işleyen festivallerde büyük yankı uyandırma potansiyeli taşıyor.